Koyu gerçeklerle örülü bir dünya düzeninin içinde, karşı konulamayacak şekilde baktığımda görmüştüm tetikteki kılıcı. Boş kafesin deliklerinden giremez, bu sivri şey. Cisim; yani biz, özümüzde iyiyiz, öyle doğmuşuzdur ama iyiliğin apoletinin doruğunda bize yer olmaması olağansa eğer, erdemiyle böbürlenen kişi, yansımasını görebilir kılıcında kuşkusuz. Susmak gerek başkaldırı altında. Doğuştansa insan yüceliği, erdem altında aramak gerek bazen gerçeği.
Şikayet edilir, dünyanın küçüldüğüne dair; ama görmezlikten gelinilir küçülen değil, büyümeyen. Dağınık kalsın dünya. Evlerin çatıları geçirdiğinde gün ışığını, annenin sütünün ilk kez tadını duyumsayan bebeğin görüldüğünde huzuru, hissettiğimde çıplak ayaklarımın ıslak çimlerdeki rahatını ve ben uyuduğumda ay ışığında, uyanıp çözdüğümde köpek tasmasındaki incileri; dünyanın istediği insan olacağım. Gün ışığı rengini soldurup, anne sütü ekşise dahi, çıplak ayaklarım bulansa çamura, ay ışığı gözlerimi kırptırtmasa ve inciler sıksa köpeğin boğazını sanabiliyor musunuz dünyanın düzelebileceğini. Hangi cellad kurbanını son anda öldürmekten vazgeçmiş ki? Ya da hangi kuş sabahları hesapsızca ötmekten vazgeçebilir ki? Sorular döngüsünde gelmeyince şiirin sonu, kalem karalamaktan bıkmaz elbet. Kalem kılıç kesilir def edemediğinde gerçeği...
28 Ekim 2008 Salı
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder