3 Ocak 2010 Pazar

...

Bilmem kaçıncı kez dinlediğim şarkının en coşkun melodisinde; gözüme ilişen atlasın en renkli yeri dikkatimi çekti; bilincin sınırlarının şairi iştahlı bir şevkle başlıyordu satırlarına, eline aldığı fırçayla geleceği resmediyordu zamanının en şanlı ressamı, heykeltraşın elinde daha bir manalı duruyordu kil. En hüzünlü yerinde; atlasın en puslu yerine çevrildi başım; kanadı acıyıp da uçamayan bir memelinin başını yana eğişini gördüm. Uyku haplarını kendine doğru çeken burun, beynin alkol sıvısıyla çalışan kısmıyla olan işbirliğini bozuşunu izledim bir süre. Mutluca uçan bir canlının yere düşüşüyle irkildi ses. Cenaze töreni söylevi gibiydi sopranonun tiz sesi. Başlangıç ve bitiş noktasını işte o zaman koydum aşkın. Vücudun atomal her yanı, maddenin temel yapıtaşlarıyla düştüğünde ikileme and içecek sürçen dilim. Doğası gereği durağan olmayan erkeklik organının bıçakvari oluşturduğu acıya rağmen. Tepetaklak olmayacak çocuklara anlatılan saf öykülerdeki kahramanlar, aşkın en katıksızını ispatlarken. Salgıladığı hormonla ruh hali değişen aşık benzeşlerimin hala güncelliğini sürdüren klasik söylemlerinin üzün üzadıya yollarıydı; aşkın noktasını koyduktan sonra afrazik olan elimdeki atlas...

Hiç yorum yok: