7 Temmuz 2008 Pazartesi

...


Metan gazı yığınından başka birşey değilsin sen!
Kendimi avutma lüksümün vermiş olduğu bu güdü öyle etkindi ki; dünya denilen bu gezegende yaşayan insan yığınlarının suçlarını üstüme alabilecek kadar cesaret veriyordu bu bana. Hayati fonksiyonlarını yitirmiş bir omurgalıdan farksız olsam da, bununla birlikte etlerim geriye çekilmiş kıvamında görünse dahi; karşımdaki insanlardan daha diri görünebilme gücünü bulabiliyordum kendimde. Kendi kendini tepetaklak bir şekilde azat etmekten başka hiç bir işe yaramayan bu duygular; aşındırıldıktan sonra ne işe yarayabilirdi ki? Hey sen, koca sırtlan; aç gözlerini ve iyi bak yemine. Benim gibi bir leşle beslenmeyi göze alabiliyorsan; yapacaksın tüm dediklerimi. Parçalayarak ele geçireceksin gövdemi; dünyada yerim kalmaması adına refüze etmeyeceğim senin isteklerini. Ağzını yeteri kadar sulandırmaktan başka birşey gelmiyor elimden ki canın şimdiden çektiyse; ne mutlu bana! İşte o zaman lanet ben; senin midende göğe yükseleceğim. Zamanı geldi ve ben inan sabırsızlanıyorum.


Hiçbir töre, gelenek-görenek, yasa ve kurallar zamana dayanamadı, zaman dayatılırken. Öylesine sahte birşey! Ölümün vücut bulmuş hali... Gagasını suya daldırarak avladığı balıklarla beslenen pelikan kandırıldığında son balık tarafından, uzaklaşıp gider kıyıdan uzaklara. Gri kanatları gözlerimi buğularken; göz kapaklarımın her hareketinde yeni bir yüzyıl başlatırım böylelikle.

Kimse benim yerimde olmamalı! Ne Yaratıcı buna izin vermeli; ne de ruhum sıkılganlıktan yer değiştirmeye kalkışabilmeli. Kim sahip olduğum tinsel değerleri cisimleştirmeye kalkarsa, düşecek peşlerine eli bıçaklı gölgem. Tek bir şartla buna izin verebilirim; çok basit! Yalnızlıktalık ve birliktelik akıp giderken, kendi kendine yabancılaşınca birey; işte o zaman refüze etmeyeceğim ruh ve bedenin sıçramasını. Ruh ve beden ayrı düşmemeli kanaatimce. Siz hiç gördünüz mü; ruhunu Baltık Denizi'ne, bedenini Kızıldeniz'e salan babayiğidi?

Şairlerin acımasız satırlarına hedef olan tarantulalar vücuduma yayılmış zehirlerini salıyor. Her bir görevdeş hücrelerim ayine başlıyor. Mücevherimsi parıltıdaki sinek kuşları acıyor halime. Bastıramadığım acıları hatırlatıyorlar bana. Ama ensemdeki acıyı dile getirebilmem mümkün değil. Bu soğukkanlı yaratıklar; kukuletalı ya da makyajı akmış bir omurgalının özgüvenini sahiplenmişçesine saldırıyorlar. Kan ter içinde uyanıyorum uykumdan, ayin bitmişti ve ellerimle vücudumu yokluyorum. Sadece kendi ellerime güveniyor olmam mutlu ediyor beni. Tıpkı bir timsahın kendi gözyaşlarına kanması gibi...
Nasıl olursa olsun beden terbiyecisi ölümsüzlük için bebekler üretseydi hiç bir şekilde sivrilen aşağılıklar, aykırı utançlar olmayacaktı. İnsan masum doğar, kötülük yaptığında dahi o gece masumca uykusuna dalar. Peki ne olmalı insanı suça sürükleyen ya da doğruluktan sapmayan, doğruyu bulan kimse yok mudur? Bir filozofun ödevi; eğriyi doğrultmak değildir hiç bir zaman.

Hiç yorum yok: