17 Temmuz 2008 Perşembe

...


Günah kuyusunun kenarında oturmuş düşünüyordu, amber kokulu, menekşe gözlü kadını. Ya kuyuya teslim edecekti bedeninden önce düşüncelerini, ya da o güzel gözlü kadının yanında arınacaktı arsız günahlarından. Birden yanlış bir düşünceye kapıldığını farketti; ya düşüncesi yanlıştı, ya da yanlış anladı beynindeki düşüncelerinin fısıltısını. İnsanın kendisine kendisini anlatmak; kendi düşüncesini anlamasından daha kolay olsa gerek. Kuyunun derinliğine bakmak dahi gelmedi içinden; kendi derin düşücelerinin sarhoşluğunun yolculuğunun yanında daha kısa gelecekti bu ölçü. Kendisinin bir kurban olduğunu anlaması çok geç değildi elbet. Kuyunun derinliğine gömülmek, kurbanın canını yaksa da, kuyuyu yani cellatı pek umursattırmaz bu. Birkaç düşünce ve soru beynini perçinlerken gizli bir elin onu kuyunun pençesine ittiğini hissetti. Kalbi titremişti zavallının. Lağım sularından bataklığa sürülen bir leş olmayı dahi temenni edemeyecek bir bayıltıcı kokuyla birlikte, bilmediği bir intikam kasırgası etrafını sararken leşlerin gözlerinin içindeki perdeyi kaldırdığında gördüğü o gizli sarartıyı görmek yerine, gözlerini göz yuvalarından çıkarmak için neler vermezdi. Üst dudağının üzerindeki ter damlacıkları şaşkınlığın temsili olarak belirginleşirken, hazırlıklı değildi kendi elleriyle dahi yoğuramadığı bu beklenmezliğe. Kahkahalar kendi çırpınışlarını bastırırken, taze bir korkuyla, akıl almaz bir telaşla düşünceleri felçleşmeye yüz tutuyordu. Oysa ne kadar büyük bir boşlukta olmayı istiyordu, uzayda yer kaplamamayı, mezarının bile olmamasını. Bu dünyadan kendi elleriyle uzaklaşacaktı, kendi arzusuyla! Ne hastalıklar, ne de doğal afetler neden olacaktı günahlar içinde yüzmesine. Özgürlüğü günah kıyısının kuytularında sesinin derinliğinin yankılanması olmamalıydı. Tam tersi! Kalıplaşmış düşüncelerden sıyrılarak, haykırarak kendini tırmaladıktan sonra yaratacaktı gözlerinin, nefesinin, bedeninin, organlarının, titremekten bıkmayan kalbinin sessizliğini.
Menekşe gözlü kadının, önce ellerini, sonra gözlerini bağlayarak sahip olacaktı o varlığa. Süt dişlerinin en biçimsiz büyüklüğü meydan okuyarak tüm bedenine kanat açarken, kadının gökyüzünü sağırlaştıracak şekildeki yakarışlarını ve lanetlerini dinleyerek, bir köşeye çekilip; acının en şiirsel işlevine sunacaktı bu feryatları. Sonra onun kendi kendisini öldürüşünü seyredecekti, ilmik ilmik o güzel kokulu bedeninin yok edilişini. Kendini, kendi organlarıyla kurtarma özgürlüğüyle tatmin edecekti bir köşeye geçip izleyerek hem de. Sonra kendinin o acımasız vicdanının mağdurluğuna tutunarak el vermeyecek, o menekşe gözleri yalnız bırakmayacaktı. Bunun tersi mümkün dahi değil. Koca bir çağın yargılama yeteneği, ödüllendirecekti onları. Yazarların karakalemleri bu kutsanmış kurtuluşu yazarken, yaratıcının onlara sunduğu bu aceleci yaşamın koşulları şaha kalkacaktı hem de bu ölçüsüzlükte. Ama artık çok geç! Hayattan kaçarken tökezlemek yaralasa da insanın ruhunu, kaçınılmıyor derinden incitilmekten. Aşırı sevgi ve aşırı saygıdan ibaret, aşırı düşüncenin yükü kaldıramazdı ussal dengeyi. Metanet; içten içe serzenişi geçmemekle birlikte, kendisini koşulsuz düzeltme üzerine temellenen arzuları gömüldüğünde toprağa; işte o zaman kazanacaktı; yaralı ve tembel ruhları içine çeken ejderhavari ölüm kuyuları. İşte o zaman hakedecekti; yaratıcının doymak bilmeyen öğütlerine karşılık amber kokulu, menekşe gözlü kadının üçüncü elinin onu günah kuyusuna itmedeki arsız şevkinin günahını.

Hiç yorum yok: