
Etrafına bakınmakla yetinci yalnızca.
Kader denen belirsizlik, yazılmışsa eğer yazgı; cennet ve cehennemi bu dünyada tatmak hiç bu kadar zor gelmeyecekti. Küçücük beden hazırdı. Dilinin kenarları hiç bu kadar nöbete girmek için can atmıyordu. Eğer öyle olsaydı; insanlar gözyaşlarının tadını bilemez ve bu tat insan zihninde yavan bir tat olarak kalırdı. Masum bir korkusuzluğu giydi üzerine ve bıraktı kendini onlara.
"Büyüyünce doktor olacak"
"Anne; ben şövalye olmak istiyorum büyüyünce" diye geçirdi içinden; neşter bir kılıcın keskinliğini örtmeye çalışırken, eline sıkıştırılan bir oyuncak ne kadar tatmin edebilirdi ki onu? Parmağını ağzına götürmekle yetindi, parmağı ağzındayken gözyaşlarını sayıyordu çocuk aklıyla. Peki neydi çocukluk? Ağlayarak herşeye sahip olma bilinci mi? Gözyuvaları çukurlarından çıkıp; etrafı süzdükten sonra bir bakış yakalamak istedi. Zaman zaman hoyratlaştıran bu çöplüğe, belleğinin en temiz yerindeki hayal gücünün sınırsızlığını kanıtlayabilseydi eğer, durmadan masal anlatılmasını arzulayıp, bir masal kahramanı yaratmazdı gün batımlarında. Köpüklü balonlardaki karabasanlar. Ah, ne kadar eşsiz bir çekicilikte; günahlar gibi. Onlar da daha ilgi uyandırıcı değil miydi sevaplara göre.
Seçim şansı bırakmadan etrafına sorular sormaya yeltenip, düşleyen ve direnen bir çocuk. Gündelik hayatın çoğu şeyi yitirttiği bir çağda, herşeye hayret etmesiyle, kendine haksızlık etmese gerek. Öyle olsaydı eğer, daha fazla kara parçası için birbirini yiyen; acımasızca savaşa sürülen insanların toprak altında bıraktığı kokmuş bir beden olmak yerine, savaşanları izlemeyi yeğlerdi. Dizdeki yarayı deşme merakı nerden geldi sanıyorsunuz.
Asla geri gelmeyecek şeyler sunulsada; ilk ve son kez sana kollarımı uzatıyorum yeniyetme. Gözlerimizi kapatıp, birbirimize sımsıkı sarılalım sonsuza değin, seni yarıyolda bırakmayacağım, inan bana! Kader denen belirsizlik ve eğer yazılmışsa yazgı, bir daha ki cehenneme kadar, cenneti ayaklarımızın altına alma zamanı geldi; sonsuzdan geri sayarak.
Kader denen belirsizlik, yazılmışsa eğer yazgı; cennet ve cehennemi bu dünyada tatmak hiç bu kadar zor gelmeyecekti. Küçücük beden hazırdı. Dilinin kenarları hiç bu kadar nöbete girmek için can atmıyordu. Eğer öyle olsaydı; insanlar gözyaşlarının tadını bilemez ve bu tat insan zihninde yavan bir tat olarak kalırdı. Masum bir korkusuzluğu giydi üzerine ve bıraktı kendini onlara.
"Büyüyünce doktor olacak"
"Anne; ben şövalye olmak istiyorum büyüyünce" diye geçirdi içinden; neşter bir kılıcın keskinliğini örtmeye çalışırken, eline sıkıştırılan bir oyuncak ne kadar tatmin edebilirdi ki onu? Parmağını ağzına götürmekle yetindi, parmağı ağzındayken gözyaşlarını sayıyordu çocuk aklıyla. Peki neydi çocukluk? Ağlayarak herşeye sahip olma bilinci mi? Gözyuvaları çukurlarından çıkıp; etrafı süzdükten sonra bir bakış yakalamak istedi. Zaman zaman hoyratlaştıran bu çöplüğe, belleğinin en temiz yerindeki hayal gücünün sınırsızlığını kanıtlayabilseydi eğer, durmadan masal anlatılmasını arzulayıp, bir masal kahramanı yaratmazdı gün batımlarında. Köpüklü balonlardaki karabasanlar. Ah, ne kadar eşsiz bir çekicilikte; günahlar gibi. Onlar da daha ilgi uyandırıcı değil miydi sevaplara göre.
Seçim şansı bırakmadan etrafına sorular sormaya yeltenip, düşleyen ve direnen bir çocuk. Gündelik hayatın çoğu şeyi yitirttiği bir çağda, herşeye hayret etmesiyle, kendine haksızlık etmese gerek. Öyle olsaydı eğer, daha fazla kara parçası için birbirini yiyen; acımasızca savaşa sürülen insanların toprak altında bıraktığı kokmuş bir beden olmak yerine, savaşanları izlemeyi yeğlerdi. Dizdeki yarayı deşme merakı nerden geldi sanıyorsunuz.
Asla geri gelmeyecek şeyler sunulsada; ilk ve son kez sana kollarımı uzatıyorum yeniyetme. Gözlerimizi kapatıp, birbirimize sımsıkı sarılalım sonsuza değin, seni yarıyolda bırakmayacağım, inan bana! Kader denen belirsizlik ve eğer yazılmışsa yazgı, bir daha ki cehenneme kadar, cenneti ayaklarımızın altına alma zamanı geldi; sonsuzdan geri sayarak.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder