18 Mart 2009 Çarşamba

...

Kalemim yeni bir şarkı için ayinde, afili giysilerini giymiş alemim; bakir ve bakire. Üst kısmı kadın papazı, alt kısmıysa erkek papayı tasvir etmekte ve tahtakurdu kükremekte.
Deve üstünde yolculuk eden insandan, teknoloji patlaması arasında sıkışan; ama herkesin sahip olup da, çok azının farkına varabildiği mikrokozmosda bocalayan insan bireysel umutlarla donatırken kendi gezegenini, muhalif kurallar bütünü ele alır kendi gerçekliğini. Altyapısız korkularla beslenen bu baştançıkarıcı güç için çocuk yakmak ve kutsal kitaplarını yakmaktan daha doğaldır ve hatta daha bereketli. İnsan kanıyla doymayan bir temsilci daha statülüdür kozmik düzende. Ödülü olan bir virüsü, şifa adı altında, insan kanına enjekte ederken, bağışıklık kazanamayan nice koloniler gibi...
Kitapların, mekanların (kilise,sinagog, cami...) en kutsalına adanmış hizmetlerle birlikte; faydasından çok zararı olan, yüzeysel bir o kadar da meşru değer yargılarıyla, binlerce yıl öncesinden çekip gitmeliydi Tanrı. Ağaç ya da pınarın yakınlarına yapılan antik tapınaklarda tanrıyı cisimleştirmek yerine, o ağaç altında ya da pınarın yanında düşünmeliydi insan. Bilimle savaşmak yerine istavroz ters döndürülmeliydi, şekil aynı şekilken...
Firavunlar, ordusunu alıp dönmeli; kavimlerin inanç ve ibadetlerine tavır alan kılıçlar diş bilememeliydi. Gökyüzüne açılan eller, gökyüzündeki uğruna hayvanlara bıçak tuttuğunu unutmamalıydı. Günde defalarca eğilip, teslim olmayı yeğleyerek yatırımını yapan gövde, anlamını bilmediği dilindeki sözcüklerle manevi buyruklara boyun eğişini resmetmemeliydi. Günlerce aç bırakılan beden, sadece gün batımını doyurduğunu bilmeli; hamurun mayası tutmadan, şarabın sirkesi nahoş bırakılmalıydı; yol katetmeden aç bıraklımalıydı korkular...
Tanrı'nın hakkını Tanrı'ya iade etmenin zamanı geldi; işte insanın mikrokozmosundaki akustik sesler...

Hiç yorum yok: